Ömer Tuğrul İnançer Röportajı

Metin Erol: Efendim, her zaman buyurduğunuz bir husus var: Bizler Muhabbet Peygamberi (s.a.v)’in ümmetiyiz. Peki, Efendim bu muhabbet nasıl bir muhabbettir?

Ömer Tuğrul İnançer: Dünyada ne varsa, her şey Allah-u zü’l-Celâl’in bir ihsanıdır. Muhabbet de Allah-u zü’l-Celâl’in bir ihsanıdır. Yaradılışta, “Ben size ruhumdan ruh üfürdüm”[1] diyen Allah-u zü’l-Celâl, üfürdüğü ruhla beraber yaradılış sebebi olan sevgiyle muhabbeti ve yarattıklarının yaratıcılarını arayıp bulma cevherini de beraber vermiştir. Yani Hz. İbrahim(a.s.) kıssasını Kur-ân’ı Kerîm bedava anlatmıyor. Kur-ân’ı Kerîm hikâye kitabı değildir, ancak içinde birçok kıssalar vardır. İçinde bizden evvel, yani Efendimiz (s.a.v)’den önceki ümmetlerle, peygamberlerle ilgili bilgiler, olaylar da vardır. Bunlar neden anlatılmış? Tarih olsun diye mi? Değil. Hepsinde bir hüküm var. Malum, Hz. İbrahim(a.s) çocuk yaşta mağaradan dışarı çıktığında; yıldızları gördü ve, “Bunlar Rab” dedi. Evvela bunu bir incelemek lazım. Yani Rab; terbiye edici, çekip çevirici, idare edici, mürebbi, terbiye eden bir Rab ihtiyacı vardı. Yıldızların karanlıktaki aydınlığını görünce, “Bunlar Rab” dedi. Sonra ay doğdu, “Yıldızlar değilmiş, buymuş Rab” dedi. Sonra güneş doğdu. “Hâzâekber; işte bu en büyüğü, bu Rab” dedi. Ama güneş battı. “Böyle doğup batan şeyden Rab falan olmaz, olsa olsa bunları böyle terbiye eden başka bir varlık Rab’dır” dedi.[2] Bu neyi anlatıyor? İnsanın içinde yaratıcısını bulma cevherinin var olduğunu anlatıyor. Mesela Hz. İbrahim (a.s)’da olduğu gibi tefekkür ile bunun bulunabileceğini anlatıyor. Bu nasıl tabiaten yaradılışta verildiyse, muhabbet de yaradılışta verilmiştir.

Bilginin yalnızca belgeye dayandığını iddia eden bazı kafalar; yani tüm bir doğu tefekkürünü; Çini, Hindi, Acemi, Arabı, Türkü, Moğolu, Mançuryalısı, Sibiryalısı… Bütün bu kültürleri inkâr edenler var. Bu kültür tamamen sözlü bir kültürdür. Bunu inkâr edenler hadîs inkârına da kalkışıyorlar. Bakınız ne yazık ki Batı kültürü ve edebiyatı ‘literatüre’ yani yazma üzerine dayanır. Bizde edebiyat denen varlığa, Batı ‘literatür’ der. Bizim edebiyatımız ‘edeb’ kökünden gelir, Batı’nınki ise yazma kökünden gelir. Yani Batıda sözlü gelenek yoktur. Böyle olunca hadislerin de inkârı ortaya çıkar. Kütüb-ü Sitte’nin, Efendimiz (s.a.v)’in Ehadîs-i Nebevîyelerinin tamamını tespit etmiş olduğunu iddia etmek mümkün değildir. O kitaplarda yer almayan hadîslerin yok olduğuna hükmetmek de saçmalıktır. “Küntükenzenmahfiyyen” “Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi murâd ettim ve yarattım”, mealindeki hadîsi inkâr edenler var. Bunun gibi “MenarfenefsehufekadrefeRabbehu” “Nefsini bilen rabbini bilir” hadîsini de inkâr edenler gibi… Hatta şefaati bile inkâr edenler var. Ola dursun. Cehenneme de kütük lazım.

Medine-i Münevvere’de bir Seyyid Alevi vardı, büyük bir hadîs âlimi idi. O zaman üniversite falan yok, normal eski usul öğretim devam ediyor. Bir defa yaşlılığında hanesinde ziyaret etmiştik. Sonra iyice yaşlandı, evine misafir kabul edemez oldu. Fakat bir ara düzelmiş, tekrar dışarı çıkmaya başlamış. Biz de umre ziyareti sırasında bir otelin lobisinde denk geldik. İki büklüm vaziyette koltukta oturup birisiyle konuşuyordu. Benim de bir arkadaşım vardı, göçtü Allah rahmet eylesin. Dedim, “Misafirleri bir gitsin, Hazreti ziyaret edelim.” “Tabii hay hay olur.” Gittik elini öptük. Ben, “Müsaadenizle size bir şey soracağım” dedim. Bu iki hadîsi sordum. “Bunlara yok diyorlar, bunlar var mı yok mu?” dedim. O Vehhabi baskısından o kadar yılmış ki Hazret, gayri ihtiyari iki tarafına bakındı ve kulağıma eğildi. “Sahih, sahih!” dedi. Yani, “Doğrudur, doğrudur, var” dedi. Bu sıradan bir adam değildi. Hadîs âlimiydi ve hadîs okuturdu. Evinde özel okuturdu. Seyyid Alevî. Yani bu hadîsler vardır. İşte Allah-u zü’l-Celâl, “Bilinmeyi murad ettim” demekle aslında Allah’ı her bilen Allah’ı sever, Resûlullah’ı her tanıyan Resûlullah’ı sever, diyor. İşte âyette de “Ben sizi şube şube, kabile kabile yarattım ta ki birbirinizi iyi tanıyasınız” demiyor mu?[3] Ne olacak bir birimizi iyi tanıyınca? Mahlûku tanıyıp Hâlık’ı tanımak demektir o. Nakşa bakıp, nakkaşı sevmek. Resme bakıp ressamı sevmek demektir. Birbirimizi tanırsak, birbirimizi severiz. Bizi Yaradan’ı da severiz. Dolayısıyla “birbirinizi iyi tanıyın” âyeti aslında, “Birbirinizi sevin ve Yaratıcıyı sevin” demektir. Yani sevgi, kâinatın yaradılış sebebidir.

Allah-u zü’l- Celâl, esmâsını Hz. Âdem’e ve onun zürriyetine vermiştir. Kendi ruhundan ruh üfürmüş, yeryüzünde kendisine halife olarak Hazret-i İnsan’ı yaratmış ve insana esmâsını vermiştir. Bu esmâlar, Resûlullah Efendimiz Hazretleri’nin, okunmasını, ezberlenmesini, manasının öğrenilmesini, o manaya uygun davranış biçimlerine sahip olunmasını tavsiye buyurduğu doksan dokuz esmâ ile sınırlı değildir. Allah-u zü’l- Celâl’de sevmek ve sevmemek hali vardır. Bu Kur-ân’ı Kerîm’in pek çok âyetinde zaten var. Ve özellikle de âyet sonlarında bu hâle işaret edilir. Âyet sonları, aslında bir hâdiseyi, bir hükmü anlattıktan sonra genel bir hüküm veren âyet parçacıklarıdır. Mesela, “Vallahu yuhibbu’l- muhsinîn[4] “Allah ihsan edenleri sever.” İşte kibirli olanları sevmez mesela.[5] Kâfiri sevmez, zalimi sevmez. Sevmek ve sevmemek: bunlar Kur-ân’ı Kerîm’de var mı? Var. Demek ki, Allah’ta sevmek ve sevmemek var. Peki, onun yeryüzünde halifesi olan, Allah-u zü’l- Celâl’in ruhunu taşıyan ve onun esmâsını hâvî olan Hazret-i İnsan’da da sevmek ve sevmemek vardır. İnsan terbiye edilip, terakki etmeye elverişli bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu terakkiyat kendi kendine olmayacağı için, ilk insan olan Hz. Âdem (a.s.) aynı zamanda ilk peygamberdir. O peygamberin ve diğer peygamberlerin sözünü dinleyenler iki cihanda aziz olurlar. Sözünü dinlemeyenler rezil olurlar. Bunun soyla alakası yoktur. Hz. Şît (a.s.), Hz. Âdem (a.s.)’ın oğlu. Habil de oğlu, Kabil de oğlu. Biri peygamber, biri maktul, biri kâtil. Fakat aynı babanın oğulları üçü de. Dolayısıyla bu işlerin ırkla, yani maddi bağlantıyla alakası yoktur. İşte bir peygamberin sözünü dinleyenler, onun sözlerine ve fiillerine bir takım laflar ilave edenler ve bazı lafları çıkaranlar hariç, doğru yoldadırlar. Bunun içinde muhabbet de vardır. İnsan bu terakkiyi kendi kendine değil, peygamberlerin yol göstermeleriyle yapar. Resûlullah (s.a.v.)’den sonra, o Hâtem-ül Enbiya olduğu için Peygamberlik gelmez ama irşad faaliyeti devam eder. Çünkü mürşidler peygamberlerin varisleridirler. Mürşidler, âlimler içinde özel bir gruptur. Bilgi değil, olgu verirler. Âlimler bilgi verirler. Ama şunu unutmamak lazım; biz de kendimize göre bir takım şeyler öğrendik bu yaşa kadar. Her doğru bildiğimizi yapıyor muyuz? Yapmıyoruz. Her yanlış bildiğimizden kaçıyor muyuz? Kaçmıyoruz. O zaman bilgi ne işe yarıyor. Hiç. İşte mürşid; irşad eden, kişiye rüşd veren, kişiyi olgunlaştıran demektir. Bu da bir ilimdir ve kaynağı Efendimiz (s.a.v) dir. Çünkü Efendimiz (s.a.v.) Süleyman Çelebi Hazretleri’nin Mevlid’inde buyurduğu gibi ‘İlm-i Ledün Sultanı’dır. Ne güzel söylüyor Süleyman Çelebi Hazretleri: “Bu gelen ilm-i ledün Sultanıdır – Bu gelen tevhîd-ü irfan kânıdır”. Tabii burada tevhîd-i irfan kânı kısmı da önemli. Tevhid sadece “Lâ ilâhe illâllah” demek değildir. O kelime-i tevhiddir. Tevhidin safhaları vardır, bunlar ayrı mesele.

Sevgi, her insanda vardır. Bu sevginin yeryüzündeki tezahürü de estetiktir. Estetik kişiye göre değişmeyen objektif bir ilimdir. Matematiksel ölçüleri vardır. ‘Ben sanat yapıyorum’ namı altında estetiğin dışına çıkanlar sanat yapamayanlardır. Picasso olmadan Picassoluk taslayanlar, Picasso’nun “yamuk yumuk” zannedilen resimlerindeki manayı veremeyenlerdir. Deliliğin adı dâhilik veya sanat değildir. Sevgi, doğuşta insanda var olan ve beslendikçe büyüyen bir varlıktır. Her varlığın bir gıdası vardır. Bedenimizin gıdası bildiğimiz yemekler, bir adım ileri gidersek karbonhidratlar, proteinler vs… Ağacın gıdası vardır, hayvanın da gıdası vardır. Diğer kurumların da var olduğunu bildiğimiz için onların da bir gıdası olduğunu bileceğiz. Sevgi de bir kurumdur. Sevgi bir haldir ama netice itibariyle bir kurumdur. Bunun da bir gıdası vardır. Nedir sevginin gıdası? İzhar etmektir. Yani, ortaya koymaktır. Sevgiyi muhataba iletmek, ona bu sevgiyi izhar etmek sevginin gıdasıdır. Sevdiğini söyleye söyleye o sevgiyi büyütürsün. Eğer söylemezsen gıdasızlıktan sevgi ölür. Basit bir deney yapsın bu röportajı okuyanlar. Aynı gül kökünden iki tane gülü ayrı ayrı saksılara eksinler. Birini okşayarak, severek, tebessüm ederek, güzel söz söyleyerek sulasınlar. Ötekine ters ters baksınlar, kötü söz söylesinler ama suyunu, güneşini ve gübresini aynı versinler. İki bakım arasında sadece sevgi göstermek ve göstermemek farkı olsun. Altı ay sonra dikenlerini saysınlar. Severek suladıklarında, mesela, on beş, azarlayarak suladıklarında kırk diken görecekler. Neden acaba?

Japonlar optik ilminde bayağı ileriler. Bana bir kitap hediye etmişlerdi. İçerisinde özel makinelerle çekilmiş iki yüz küsur tane üç boyutlu kar tanesi fotoğrafı vardı. Çok zor bir teknikle çekilmiş, beni de çok alakadar etmiyor, ama bu teknikle yapılan çekim şunu göstermiş; kar tanelerinin her biri ayrı şekle sahip. Bir de suyun atomik yapısının resmini çekmişler. Güzel söz söyledikleri, güzel güzel baktıkları suyun atom yapısı köşeli olmayan, muntazam, yuvarlak hatlı ama muntazam vaziyette. Hafif estetik görünümlü bir moleküler yapıya sahip. Sert sert baktıkları sövdükleri suyun moleküler yapısı ise yamuk yumuk. Ben biraz madenden de anlarım. Meraklıyım. Mesela taşa çok meraklıyım. Taşı tıraşladığın zaman çok güzel desenler çıkar ortaya. Bu tıraşlama esnasında bir milimlik kaymalar dahi taşın desenini değiştirir. Cenâb-ı Hakk’ın kudretini izlemeyi severim taşta da. Eskiden dağdaki kitleler, büyük kayalar, matkaplar ile delikler delinerek ve o deliklere dinamit konularak patlatılır idi. Büyük bir kitle elde edilir, sonra o tezgâhlara çekilir ve kullanılacak hale getirilirdi. Şimdi teknik değişti. Yine delik deliniyor fakat o delikten zincirli ve yaylı bir testere sokuluyor, o testere ile kesiliyor taşlar. Patlatma tekniği yok. Böylece evvela kitle ziyan olmuyor. Bu önemli, çünkü israf haramdır. Bakın Efendimiz (s.a.v.)’in bu kadar sarih, bu kadar herkesin anlayacağı kadar açıklıkla söylenmiş başka sözünü bilmiyorum. “Denizden bile abdest alırken suyu israf etmeyin.” Bu zihniyeti bu kadar güzel veren bir söz dünyada bulunmaz! Dolayısı ile her şeyin israfı haramdır. Dağdaki mermer kitlesinin, granit kitlesinin, traverten kitlesinin de israfı haramdır. Patlattığın zaman işe yaramayan birçok küçük parça çıkıyor ortaya. Kestiğin zaman ise birçok küçük parça çıkmaz. Hatta testereli kesimlerde dört, beş, altı ve yedinci kesimlerle taş belli bir düzeye getirildiği için israf sıfıra indiriliyor. Buncasını niye anlattım? Dinamitle patlatılarak elde ettiğin bir taşı cilala; bir de testereyle kesme metodu kullanılarak elde ettiğin taşı cilala ve arasındaki farka bak. Keserek elde ettiğin daha parlak ve daha canlı olur. Denemesi bedava. Neden peki bu fark? Çünkü onun da bir canı var. Evet, taşın, toprağın da bir canı var. Taş ve toprak da sevilir. İsteyen inkâr etsin. Efendimiz (s.a.v.) ne buyuruyor: “Ben Uhud’u severim, Uhud beni sever.” Uhud dağ değil mi? Taş değil mi? O zaman, sevmek ve sevilmek var. Taşta da var. Bunun daha ötesi var mı? Bitti. Onun için insan eşref-i mahlûkat; hayvan, bitki, cemadat dediğimiz dağlar- taşlar hepsi sevgiden anlar. Çünkü yaradılış sebebi sevgidir.

Metin Erol: Peki Efendim Muhabbet ile Edeb arasındaki ölçü ne olmalıdır?

Ömer Tuğrul İnançer: “Kesret-i muhabbette edeb dahi sâkıt olur”. Ancak bunun üçüncü şahısları vardır. Biz yalnız yaşamıyoruz. Şimdi ferdî hürriyet adı altında serserilik, başıbozukluk moda oldu. Bunun adı ferdî hürriyet değildir. Başıbozukluktur. Biz yalnız yaşamak için yaratılmadık. Bizden gayrılar da var. Bizden gayrılar ile beraber yaşıyoruz. İşte bizden gayrıların haklarına riayet etmek edebdir. Ayrıca, “Kesret-i muhabbette edeb dahi sâkıt olur” dedik. Ama bu, iki muhip arasında olur. Yani iki birbirini seven arasında olur. Üçüncü varsa orada edeb sâkıt olmaz. Allah (c.c.) ve Resûlü’ne ve onların vârisi olan Evliyaullah’a olan muhabbette lâubaliliğe yer yoktur. Onun için muhabbetin nasıl izhar edileceği, hangi edeb dairesinde olacağı büyüklerimiz tarafından kanalize edilerek bir sisteme bağlanmış ve herkesin meşrebine hitap edebilen pek çok sistemler ortaya konmuştur. Herkes kendi meşrebine göre… Çünkü meşrep değişmez. Parmak izi ve DNA gibidir meşrep. O meşrebe uygun bir yol seçerek o muhabbet izhar edilir. Edebe muhalif gibi görünen ama aslında hakiki edeb olan bazı hususlar vardır. Günlük hayatla özel hayat arasında bu nevi farklılıklar vardır. Mesela büyük sözü dinlemek edebdir. Bir yere gidildiği vakit, daima mütevazı bir yere oturmak, başköşeye oturmamak edebdir. Ancak o mecliste bir büyük varsa ve kişiye “Şuraya otur” dediyse “Aman efendim estağfirullah” demek edebsizliktir. “Başüstüne” deyip oturmak edebdir. Bu özel. Mesela Mekke’nin fethi günü Efendimiz (s.a.v.) Hz. Bilâl (r.a.) ve Hz. Cenâb-ı Ali (k.v.) ile beraber Kâbe’nin içinde putları temizliyordu. Fakat bir tane yukarıda, bir rafın üzerinde bir put vardı. Efendimiz (s.a.v.) asasını da uzattı ama yok kurtarmıyor, indiremedi onu. Hz. Cenâb-ı Ali (k.v.)’ye seslendi. “Ya Ali, omzuma çık, indir onu oradan” diye. Hz. Cenâb-ı Ali, “Olur mu ya Resûlullah” dedi itiraz etti. “Çıkmam, siz benim omzuma çıkın” dedi Hz. Ali (k.v.). Efendimiz (s.a.v.) ise “Bugün celalliyim beni taşıyamazsın” buyurdular. Yeri gelmişken söyleyelim; buradan bir başka mana daha çıkıyor. Demek ki, ağırlık kilogram ile ölçülen bir şey değildir. Yani Hz. Resûlullah Efendimiz Mekke’yi fethettiği gün kilo mu aldı da “Taşıyamazsın” diyor, ne alakası var. Demek ki, o iş başka iş… İşte Hz. Ali (k.v.)’ın Efendimiz (s.a.v.)’e olan o itirazı muhabbetten dolayı olduğu için edebsizlik değildir. Keza Hudeybiye Barış Antlaşması’nda Efendimiz (s.a.v.)’in imzasına müşrikler itiraz ettiler. “Resûlullah’ı silin, öyle olduğunu kabul etsek aramızda problem kalmayacak zaten” dediler. Ashab’tan kimse kabul etmedi silmeyi. Efendimiz (s.a.v.) tebessüm etti ve “Tamam gösterin yerini, ben sileyim” dedi. Ashâb’ın buradaki itirazı da edebsizlik değildir. Muhabbettendir. Bunun muhabbetten kaynaklandığını bildiği için Efendimiz(s.a.v.) tebessüm edip geçmiştir. İşte muhabbette de edeb elbet vardır. Muhabbetin de edebi, muhabbet çok sübjektif bir şey olduğu için sübjektiftir. Objektif kaideleri yoktur. Toplumsal edebin objektif kaideleri vardır. Bunun da hududu vardır. Hududu; başkasının edebine, başkasının hürriyet ve haklarına tecavüz etmemektir. Bugün böyle mi? Değil. Edebsizlik, hürriyet ile karıştırılmış vaziyette. Kafası karışık, gönlü karışık, nefsinin mahkûmu olmuş insanlara bunu anlatmak pek kolay değildir. Ama gayr-i mümkün de değildir. Bunun birinci yolu, hâl iledir. Laftan ziyade hâl. Çünkü Efendimiz (s.a.v.) ne buyururlar: “İnsanlar sizin dediklerinize değil, yaptıklarınıza dikkat ederler”. Ne yazık ki pek çok insanın dediği ile yaptığı birbirine uymuyor. Atasözü demeye dilim varmıyor, bir laf var: “Hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme”. Eğer hoca dediğini yapmıyor, başka şey söyleyip başka yoldan gidiyorsa o zaten riyakârdır, hoca falan değildir.

Şahsi zafiyetler oldu muydu sözün dinlenmez olur. Bu, kişinin söz dinletmek için kendisine düşen vazifeleri vardır ama hidayet Allah (c.c.)’un elindedir. Her halde Resûlullah Efendimiz kadar söylediği ile hâli birbirinin aynı olan başka adam yok dünyada. Ama Ebû Cehil inanmadı. Bu Efendimiz(s.a.v.)’in kabahati mi? Allah(c.c.)’u ona hidayet vermeyince, kalp mühürlü olunca hiçbir şey olmaz. Tabi bunlarda olacak çünkü cehennemde bedava yaratılmadı. Oraya da kütük lazımdır.

Metin Erol: Efendim sizler birçok kere ifade buyurdunuz. Toplum olarak en büyük eksikliğimizin Resûlullah Efendimiz Hazretlerini tanımamak olduğunu belirttiniz. Peki, Resûlullah Efendimiz’i nasıl doğru tanırız?

Ömer Tuğrul İnançer: Evvela bir ilmin nasıl öğrenileceğini konuşalım. Evvela öğrenilip sonra yapılan ilimler, dünyevi ilimlerdir. Din evvela yapılır, sonra öğrenilir. Çünkü imanda deneye yer yoktur. İmanına delil arayanlar delidir. İman gaybadır. Gayb ise bilinmeyen demek değildir. Gayb, beş duyu ile algılanmayan şeye denir. Kur’ân-ı Kerîm’de âyet var. Hz. Süleyman(a.s) bir göz açıp kapayıncaya kadar Saba Melikesi Belkıs’ı tahtı ile beraber Yemen’den Kudüs’e getirdi.[6] Böyle şey olur mu? Böyle şey olur mu diye şüphen varsa mümin değilsin. “Olmuştur, ama benim bunu çözecek aklım yoktur. Olduğuna inanırım, nasıl olduğu beni alakadar etmiyor. Belki ileride öğrenirim” deyip geçersen, ona iman denir. Resûlullah Efendimiz Hazretleri miraçtan avdet buyurdukları zaman, miraç hadîsesini Ashâb’ına anlatırken, Hz. Ebûbekir(r.a.) yoktu. Sonra özellikle müşrikler, Hz. Ebûbekir (r.a.)’ın arkadaşları, Hz. Ebûbekir(r.a.)’ın evine gittiler. Hz. Ebûbekir (r.a.) onları evin içine almadı, kapıda onlar Hz. Ebûbekir(r.a.)’a “İşte senin peygamber dediğin kişi böyle böyle söylüyor” dediler. Hz. Ebûbekir (r.a.) “Kim söylüyor bunu?” dedi. Onlar da “Senin peygamber dediğin kişi, Muhammed söylüyor” dediler. Hz. Ebûbekir(r.a.) hiç uzatmadı ve “O söylüyorsa doğrudur!” deyip kapıyı kapadı suratlarına. Buna iman denir işte. Mesela bazı müşrikler ticari meselelerden dolayı Kudüs’e gitmişlerdi. Şehir olarak Kudüs’ün yapısını biliyorlardı ve Efendimiz(s.a.v.)’i imtihan etmeye kalktılar. Efendimiz Hazretleri buyuruyorlar ki; “Cebrail (a.s.) o an önüme şehrin maketini [bugünkü manada] getirdi.” Soruyorlar işte… Hâlbuki sadece Mescid-i Aksa’ya gitti Efendimiz(s.a.v.) Tümünü dolaşmadı Kudüs’ün. Soruyorlar, “Kudüs’e gittin madem orada ne var burada ne var…” Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) hepsine cevap veriyor, Cebrail (a.s)’ın getirdiği makete bakarak.

Yani önemli olan nokta şu; delil ile oldu mu ilim imanın önüne geçer. Bu cahil olmak demek değildir. İlim beşikten mezara tahsil edilir ve her kişi içindir. Kadın erkek fark etmez. İşte ilim böyle bir şey. Bunu son bir misal ile sonlandırayım. Ebû Cehil eşek gibi, Muhammed İbn-i Abdullah Hazretleri’nin Allah-u zü’l- Celâl’in Resulü olduğunu biliyordu. Eşek gibi biliyordu ama gururu, kibri, sosyal statüsü bunu ikrara mani oldu. Demek ki, bilgi işe yaramıyor. Nerden biliyorsun bildiğini diye sorabilirler? Düşün ki; toplum ona Ebû’l Hakem yani hikmet babası diyor. Ancak işe yaramadı. Aklına mağlup oldu. Benzer bir hâdise; Firavun neden tanrılık iddia etti? Ömr-ü hayatı boyunca hiç başı ağrımamış çünkü. Hiç “Aman Yâ Rabbî” dememiş. Onun için tanrılık iddia ediyor. Bunun için hastalığı bile Rabbinin nimeti bileceksin. Senin ona sığınmana ve “Aman Yâ Rabbî” demene vesile olur diye. “İyi ki bana verdin Yarabbi” diyeceksin. Çünkü cân-u gönülden başka bir Allah demiyorsun. Canın yanınca diyorsun. İşte ilim böyle bir şey, yeterli değil ama olmazsa olmaz.

Peki, bu ilim nasıl öğrenilir? Okula gidilir, kitap okunur, hocaya sorulur. Hayır, böyle öğrenilmez. Bu işin başlangıcıdır. Allah-u zü’l- Celâl kitabında, Esta îzübillâh “İttekullah ve yu’allimükümullâh” “Allah’tan ittikâ edene (yâni O’nun rızâsını kaybetmekten korkana) Allah her şeyi öğretir” buyuruyor. ‘Allah’tan ittikâ edenin öğretmeni Allah olur’ diyor Allah-u zü’l- Celâl. Bunu Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) ise bir hadîsleriyle bizim anlayacağımız halde söylüyor: “Siz bildiklerinizle amel edin Allah sizi ilme vâris kılar” İşte bu hadîs-i şerifi ilk tercümesinden okuduğum zaman böyle tercüme edilmemişti. “Siz bildiğinizle amel edin Allah size bilmediğinizi öğretir” diyordu tercümede. Doğru mu? Doğru, ama eksik.“Siz bildiğiniz ile amel edin Allah sizi ilme vâris kılar” dediğimizde çok değişir mana. Allah-u zü’l- Celâl her şeye kadirdir. Amenna bilmediğimizi öğretir. Ama nasıl yapıyor bunu Allah(c.c.), Efendimiz onu da öğretiyor; ‘vâris kılar’ diyerek. Vâris kılarak. Vâris ne demek evvela bunu bileceğiz. Senin baban çok zengin, fabrikalar, hanlar, tarlalar, hisse senetleri bol. Sende babanın parasını güzelce yiyorsun. Babanın işine zerre miktar dâhil değilsin ve zerre miktarda faydan yok ama o da ne yapalım evlat diye şımartmış veriyor boyuna sana. Gel zaman git zaman emr-i Hakk vâkî oldu ve baban göçtü. Hiçbir damla terin olmadan o malın tamamı senin olur mu? Olur, vârissin. Bir damla ter dökmemişsindir o mal için, ama tüm mal senin olur. Yani verasette emek yoktur. Sen bildiğinle amel et, bildiğini işle, bilmediklerin için Allah-u zü’l- Celâl, seni o bilmediklerine vâris kılar. Hadîsin inceliğini görüyor musun? İşte neyi öğrenmemiz gerekiyorsa önce bildiklerimizle amel etmeliyiz. Sualiniz Efendimiz(s.a.v.)’i nasıl doğru tanıyacağız idi. Efendimiz hakkında ne biliyoruz, bir şey biliyoruz değil mi, az da olsa… Kur-ân kursundan tutun, okuldaki din ve ahlak derslerinde, haftada 45 dakika ile ne öğreniyorsan artık, bir şey öğreniyorsun değil mi? Tamam işte o vakit O’nunla(s.a.v.) ilgili öğrendiklerinin tamamını yap. Okuma, kimseye bir şey sorma, okula gitme, hocaya sorma. Sadece bildiklerini yap. Nasıl olsa Allah(c.c.) öğretir. Nasıl öğretir? Varis kılarak öğretir. Onun için Efendimiz(s.a.v.)’i tanımak ve öğrenmek için bildiğin kadarıyla ne dediyse yapman lazım. Mesela bir hadîsi biliyorsun, “Şüpheli şeylerden kaçının” buyuruyor Efendimiz (s.a.v.). Sen şüpheli şeylerden kaçınmaya başla, bak neler öğrenirsin daha Efendimiz(s.a.v.) hakkında.

Kimileri utanmadan din profesörü geçiniyor, ilahiyat profesörü geçiniyor ve sünnet kılmayın diyor. İki rekât sabah namazının farzında kaç tane sünnet var? Sünnetler yerine gelmeden namaz bile kılamazsın. ‘Ben Kur-ân’ı Kerîm’i okurum anlarım.’ Nasıl anlarsın! Namaz vakitleri ve rekât sayısı yazıyor mu Kur-ân’ı Kerîm’de?  Şekli yazıyor mu? İsimleri yazıyor, amenna.  Peki, zamanları var mı? Peki, nasıl kılacağın var mı? ‘Rükû et’ diyor, rükû etmenin tarifi var mı? ‘Secde et’ diyor, secdenin tarifi var mı? Secdenin iki celse halinde yapılacağı var mı? Resûllullah Efendimiz(s.a.v.) bile Kur-ân’ı Kerîm’i okuyarak ve Cebrail (a.s.)’ın anlattıklarını dinleyerek namaz kılmayı öğrenmedi ki. Kâbe’nin bir köşesinde, bu 50’li yıllardaki tamiratta kaldırdılar orayı, orada hafif bir çukur vardı. “Hufretü’s-Salât”[7] denirdi oraya. Orada üç gün üç gece, vakitler ve şekillerle ilgili, Cebrail (a.s.) Efendimiz(s.a.v.)’e namazı tarif etti. O da tarifle… Efendim Kur-ân-ı Kerîm’i okuyarak nasıl öğrenirsin? Namazın dahi nasıl kılınacağı yazmıyor Kur-ân’da. Şeklinin tarifi yok, rekâtı da yok. Nasıl ‘yalnızca Kur-ân okuyup dini öğrenirim ben’ diyorsun? Birde utanmadan ilahiyat profesörü geçiniyorsun. Bakın, bazı insanlar; kendi nefsinin yediği haltlara delil arayanlar, bu nevi terbiyesizlikleri yapıyorlar. Öyleyse kandıranlar kadar kananlar da kabahatlidir.

Biz Efendimiz(s.a.v.)’i öğrenmek için, zerre kadar bile bir şey biliyorsak, onu hayatımıza yani tatbik sahamıza koyacağız. Zaten yapmaya başladığımız zaman muhabbet de artar. Başka bir şey okuyamazsın. Bizim bir büyüğümüz vardı Allah rahmet eylesin, bazen şikâyet ederdi. “Ah be evladım, bir hatmi bitiremiyorum” diye. Büyük bir kütüphanesi vardı evinde, kocaman bir masası vardı. Kur-ân-ı Kerîm’i açardı, başlardı okumaya. Masanın üzerinde beş tane, altı tane tefsir kitabı… Okuduğu âyetle ilgili her birine bakardı. İşte Hamdi Efendi ne demiş, Tahir Efendi ne demiş, Ebû’s-Su’ûd Efendi ne demiş, İsmail Hakkı Bursevi ne demiş… “Bir âyet ile sabah oluyor be evladım!” derdi. Hatim ediyor ama. Sen Allah ve Resûl’u ile meşgul ol. İster hatim oku, ister tefsir oku, ister salavat oku, ister tesbih çek… Ne yaparsan yap. Bizim eski zâkirbaşı anlatırdı. Eski yandan çarklı vapurlar zamanında bir zâkirbaşı varmış. Ne ses duysa bir zikre uydururmuş. Rüzgar hışırtısı, yağmur hışırtısı dâhil. Bir gün çarklı vapurlara binmiş. Tam boğazın orta yerinde kaptana gitmiş “Makine bozuldu.” demiş. “Amca ne anlarsın sen makineden.” demiş kaptan. “Oğlum.” demiş “Makine bozuldu. Muntazam dönmüyor, ben tevhid çekiyordum, tevhid bozuldu.” demiş. Kaptan demiş “Peki amca”. Bir bakmışlar, çark kırılmış. Eski hızıyla devam ediyor ama yandaki çarkların müdahalesiyle dönüyor. Az daha gitseler denizin ortasında kalacaklar. Boğazın akıntısının da adamı nereye götüreceği belli olmaz. Hayırsız ada açıklarına falan gidebilirsin… Neyse o zaman ki alet edevat, usûl neyse hemen müdahale edip yapmışlar. Makinenin çalışmasıyla tevhid çekiyor zâkirbaşı…

İşte Efendimiz(s.a.v.)’i öğrenmek için dediklerini yapmak, O’ndan örneklenmek, O’nun yaptığı her şeyi yapamayacağımız edebinde ve şuurunda olarak, O’nun yaptıklarını evvela aynısını yaparak ama orada kalmayarak yapmaya gayret etme halinde olmalıyız.

Ne yazık ki bugün Sünnet-i Peygamber-î kurumu Resûlullah Efendimiz(s.a.v.)’in yaptıklarının aynısını yapmak olarak anlatılıyor. Fevkalade yanlıştır. Sünnet Resûllullah Efendimiz(s.a.v.)’in yaptıklarını yapmak değildir. Bunu da şimdiye kadar söyleyen olmadı. Resûlullah Efendimiz(s.a.v.)’in bir şeyi neden yaptığını, inciğini cıncığını kurcalayıp hikmetini öğrenmek ve o hikmete uygun davranmak sünnettir. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), Mescid-i Nebi’de hurma kütüğünde aydınlandı diye hurma kütüğü yakmak sünnet midir? Daha sonra zaten Efendimiz(s.a.v.)  kandil yaktı. Ama yatsı ve sabah namazlarında aydınlatmak sünnettir. İster lazerle, ister mumla, ister projektörle, ister ampulle… Aydınlatmak sünnet. Niye aleti konuşuyorsun. Motosiklet ile Kâbe tavaf edilir mi? Edilir. Deve ile tavaf ediliyor da motosiklet ile neden edilmesin! Nitekim şimdi malum tavaf için arabalar çıktı, onlarla yapılıyor. Eskiden haşab vardı. Haşab ahşabın tekili. Yani dört kollu, ortasında oturma yeri olan bir araç. Güçlü kuvvetli Araplar onu çekerlerdi, yaşlılar binerlerdi ona. Tavafı o şekilde yaparlardı. Benim anneannem 1974 haccında onunla tavaf etti. Anneanneciğim ufacık tefecik bir hanımdı, ezilirdi orada. Haşaba bindirdim. Haşab da tehlikeliydi, ucuna bez sararlardı ve onu çeken “haşab” diye bağırırdı. Çekilmezsen kenara, kafana gelirse yandın. O da bir binek. Şimdi Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) Mekke’nin fethi günü geldi tavaf yaptı. Peki, Kâbe’nin tavafını yürüyerek yapamayacak kadar takatsiz miydi? Takatsiz ise neden Kâbe’nin içine girip putları temizledi? Takati vardı ama Kâbe avlusuna girer girmez devesinden inmeden tavaf etti. Burada bir incelik var gene. Bakın şimdi Hacerü’l- Esved için Müslümanlar birbirini yiyor. Bağıran çağıran, yaralanan, kan akanı görüyoruz. Resûlullah Efendimiz Hacerü’l- Esved’e el sürmek veya öpmek istese herkes kenara çekilirdi. Ne yaptı peki? Sadece asasını kaldırarak selam verdi ve tavafa devam etti. Ne için? Bize talim için. Resûlullah Efendimiz’in böyle yaptığı bir şeyde hâlâ Hacerü’l- Esved için bir hacı kardeşini, bir umreci kardeşini bir din kardeşini eziyorsan bir düşün. “Gönül gönüldür olsa da göğsünde bir kahpenin / Onu yıkan tavafına gitmesin Kâbe’nin.”

Metin Erol: Efendim günümüzde moda olan bir görüş var. Gazali’den sonra İslam düşüncesi donmuştur yahut yerinde saymıştır diye. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ömer Tuğrul İnançer: İsmail Hakkı Bursevî mi eski Gazali mi eski? Tarih olarak. Bu kadar yeter anlayana. İsmail Hakkı Bursevi’nin Rûhu’l Beyân’ını okumuşlar mı? Ama ne yazık ki bu Rûhu’l Beyân’ı tercüme eden heyetin, bu kitabın önsözünde bir beyanı var. Bu heyet, kitabın önsözünde, “Bu gününün ilmi ile açıklanması mümkün olmayan hususlara yer verilmemiştir” demek cehaletini gösteriyor. İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri’nin aklı eriyor, sizin aklınız ermiyor. Bir kitabı tercüme ederken, herhangi bir kısmını çıkarıp, herhangi bir kısmını ilave etmek, en azından telif hakkına riayetsizliktir. İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri sorar mı sormaz mı bilmem, ama ben ahirette soracağım. Allah-u zü’l- Celâl izin verirse soracağım, “niye çıkardınız” diye. Soruya dönersek, çok basittir bunun cevabı. Ebû-s Su’ûd Efendi gibi, İbn-i Kemal gibi İsmail Hakkı Bursevî gibi (ki İsmail Hakkı Bursevî aynı zamanda Celvetî Pîr-î Sânîsidir bu ayrı mesele…)  Seyyid Yahya Şirvanî Hazretleri gibi büyüklerin şer’i ilimlerdeki kitaplarından haberdar olmayanlar, kendi kafaları Gazali’de kalanlar, bu tür boş lafları konuşurlar. Öyle şey olmaz. Müslümanlar daima terakki ederler. Her devirde Kutb-i Âlem vardır.

Metin Erol: Efendim müsaadenizle mûsikî konusuna geçiş yapalım. Mûsikî evvela nedir? Batı Müziğiyle, Türk Dini Mûsikî’si arasındaki fark nedir?

Ömer Tuğrul İnançer: Sesin âhenksizine gürültü, âhenklisine mûsikî denir. Allah-u zü’l- Celâl bizi ruhlar âleminde iken huzuruna topladı ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabında bulundu. Yani bize Rabbü’l- Âlemin, Hâlık-ı zü’l- Celâl hitap etti. Peki, hitap, hitabet ne ile anlaşılır? Ses ile anlaşılır. Bizde, “Kâlû belâ” dedik.[8] Âyetin devamı da var tabi, yarın öbür gün “Bilmiyorum, benim haberim yoktu” diyemeyesin diye bunu yaptım diyor Allah-u zü’l- Celâl âyette. Bu işin başka tarafı. Sonra ruhlar beden hapishanesine konulup, bir ana baba vasıtası ile dünyaya gönderildi. Kendi toplumumuzdan bahsedelim. “Dan dini dan dini danatmış / Mevlâm neler yaratmış”* ninnisi hicaz makamıdır. Kulağına ezan okudu deden, baban, hoca efendi. Aslında bir makam yapmıştır. Yaptığını bilmiyordur. Amerika’da biz bir âyin yaptık. Âyin sonrası bir kaba sofu geldi Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri’ne, dedi ki, “Bu makamlar bilmem neler nedir, bidattir” falan filan… Muzaffer Efendi Hazretleri, “Bir ezan oku bakayım” dedi. “Okurum” dedi adam. “Oku diyorum zaten ben de sana” dedi Muzaffer Efendi Hazretleri. Adam okumaya başladı, Hayyâ ‘ale’s-salah kısmına geldi. Muzaffer Efendi Hazretleri, “Ne yapıyorsun sen şimdi?” dedi.  “Ezan okuyorum” dedi. Efendi Hazretleri “Uşşak yaptın ama bilmiyorsun” dedi. Çünkü bunca senedir kulağımız bir şeyden dolu. Herkes musikişinas olacak değil. Hz. Dâvût (a.s.) mizmar çalıyor muydu? Yani bir saz çalıyor muydu? Allah bir peygamberine başka bir peygamberine başka bir emir verdiyse, “Lâ nuferriku beyne ehadinminrusulih”[9] âyeti nerede?

Diyorlar ki, ‘efendim, mûsikî ile kadın da oynatırmışsın.’ Televizyonda Kâbe’yi de seyrediyorsun bilmem ne filmini de. Televizyonun ne kabahati var? Arabayla meyhaneye de gidiyorsun camiye de. Arabanın ne günahı var? Arabaya bindin. Meyhaneye gittin. Günah senin. Arabaya bindin. Camiye gittin. Sevap senin. Vasıtanın suçu ne?  Mûsikî de bir vasıtadır. Bunun günümüzdeki söyleyişi şudur, “Allah dedirten mûsikî helal, yallah dedirten haramdır.” Hz. Mevlânâ’nın ağzından “Der mezheb-i münkirân haramest semâ / Der mezheb-i âşıkân helâl est semâ.” Sema dönmek değildir. Sema, istimâ kökünden, yani işitme kökünden gelir. Müzik dinleyerek zikretmeye de sema denir. Dolayısı ile sema sadece Mevlevî Âyini’nin özel ismi olmaktan başka diğer tasavvuf ekolleri olan tarikatlerin de yaptıkları ayine genel manada ‘sema’ denir. Hatta sema yapılan tekkenin alanına genel olarak ‘semâhâne’ bazen ‘tevhidhâne’ bazen ‘meydân-ı şerîf’ denir. Ama semâhâne sadece Mevlevîliğe mahsus bir isim değildir. Yani sema budur. İşitmek kökünden gelir.

Kur-ân’ı Kerîm bizatihi bir âhenktir. Kur-ân’ı Kerîm okunurken, ‘b’ harfini ‘y’ okumak, esreyi üstün okumak gibi hafız olmayanlar tarafından, bakarak okuyanlar tarafından maddi hatalar yapılabilir. Bir satır sonra Kur-ân’ı Kerîm kendini doğrulatır. Ben yukarıdaki satırda bir hata yaptım dedirtir. Bunun kaynağı ne? Kur-ân’ı Kerîm’in mucizesi, tamam biliyoruz Kur-ân’ı Kerîm’in mucizesi. Zaten Kur-ân muciz, okuyan aciz. Onu da anladık. Tamam, ama bunu âhenk vasıtası ile yapar. Biz âhenk vasıtası ile yanlış okuduğumuzu fark edip döneriz geri.

Dünyanın varlığı dönme üzerine mi? En küçük maddi zerre atom. Atom çekirdeği üzerinde elektrotlar, protonlar, nötronlar mevcut ve elektronlar dönüyor mu? Dünya dönüyor mu? Bu dönüş bir hareket mi? Her hareket bir ses kaynağı mıdır? İşte bu seslerin birbirine olan ahengine mûsikî denir. Âhenksiz olursa gürültü olur.

Dünyada, mûsikî bir sistematize olarak iki ana klasik sisteme ayrılır. Biri Klasik Türk Musikisi, diğeri  Klasik  Batı Mûsikî. Burada önemli olan nokta şudur. Klasik Doğu müziği değil, klasik Arap müziği değil, klasik Kürt müziği değil, Çerkez, Arnavut, Boşnak, Çinli, Hintli, Taylan, Endonezya, Japon değil. Türk Müziği. Peki, Batı Müziği? Portekiz, İspanyol, Fransız, İtalyan, Alman, Hollandalı, Belçikalı, İngiliz, Polonyalı, Rus…  Rus Klasik Müziği var mı? Alman Klasik Müziği var mı? Çek Klasik Müziği var mı? Yok. Batı Klasik Müziği var. Anlatabildim mi inceliği..! Biz Türkler böyle bir milletiz. Bunu ben söylemiyorum. Benim tanıdığım iki tane müzikolog var dünya da. Müzikolog ama, müzisyen değil, musikişinas değil. Biri 1999’da ölen Yunanlı Simon Karas. Diğeri de Albert Schatz. Onun sözü. “Dünya da iki tane klasik yani belli bir örnekten gelmiş ve kendisinden sonrakine de örnek olmaya devam eden, mahalli olmayan, herkese hitap eden iki musiki sistemi vardır. Biri Klasik Batı Müziği, diğeri Klasik Türk Müziği. Diğer tüm müzikler lokaldir, mahallîdir, folkloriktir.” Türk Müziği’nin sistematiğinde iki ses aralığı arası, birbirine eşit olmayan ses parçacıklarına bölünüp, o küçük farklılıklardan istifade ederek namütenahi sonsuz melodi yapma imkânını size verir. Batı Müziği sistematiğinde ise bir ses aralığı sadece ikiye bölünür. Dolayısı ile daha az ses kullanılarak melodi yapılır. Bu, Batı Müziği’nin melodi fukarası olduğunu gösterir. Bu melodi fukaralığını yenmek için çok sesli denilen armoniyi icat etmişlerdir. Bir zaman biriminde, birden çok ses kaynağından çıkan sesler bir araya gelip, dinleyende bir duygu uyandırır. Çünkü bir tek sesle, tek ses kaynağıyla Batı Müziği sisteminde o duyguyu uyandıramazsınız. Onun için çok seslilik zenginlik, tek seslilik fukaralık demek değildir. Bilakis tek sesli mûsikî yani bir mûsikî cümlesi, o mûsikî cümlesine iştirak eden bütün ses kaynakları tarafından aynı anda yapılır. Ud, kanun, tambur, insan sesi vs. hepsi aynı şeyi söyler; bu tek sesliliktir. Piyano başka çalıyor, viyolonsel başka çalıyor; bu çok sesliliktir. Ama bu çokluk zenginlikten değil melodi fukaralığını yenmekten kaynaklanır. Bu genel sistemin dışında Resûlullah Efendimiz(s.a.v)’in davranış biçimlerinden başka örnek alınacak doğru ölçü yoktur. Kim var diyorsa Müslümanlık sınırları dışına çıkmış demektir. Çünkü, “Benim Habib’imin (s.a.v.) hayatında sizin için alınacak örnekler vardır.” buyuruyor Allah-u zü’l- Celâl.[10] O örnekleri almıyorsan, o âyete muhalifsin. Hele ki, “Bin beş yüz sene evvel yaşamış adamdan ne örnek alınır” diyorsan kâfirsin.

Cirâne mevkii Arafat civarındadır. Mekke’nin fethinden sonra Tâif muharebesinde Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) orada ganimetleri biriktirdi. Fakat Hevâzin Kabilesi’yle bir takım meseleler oldu. Lafı uzatmayayım şimdi… Sonra Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) Beytü’l-Mâl’den Müellefetü’1-Kulûb’a fazla hisse verdi, Hevâzinlere hisse vermedi vs… Orada Ashab, ganimet payı meselesinden dolayı Resûlullah Efendimiz (s.a.v.)’i biraz üzdüler. Neyse iş bitti, Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) orada ihramlanıp Umre için Mekke’ye gidecek. Namaz vakti geldi ve yanındakilere, “Ezan okuyun” dedi. Eskiden beri yani Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) zamanından beri orada bir su var. Suyun başında böyle on iki, on altı yaşları arasında gençler vardı. Bunlar ezan okunurken, bir kayanın arkasına saklanıp dalga geçer mahiyette ezan okuyanı taklit etmeye başladılar. Tekrar ediyorlar. Ashab “höyt!” falan deyince, Resûlullah Efendimiz(s.a.v.), “Karışmayın, karışmayın!” dedi. “Peki, Resûlullah (s.a.v.) öyle söylüyorsa peki” dediler. Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) ezan bitince gayet yumuşak bir eda ile çocukları yanına çağırdı. Onlar da görünmüş olduklarını anlayınca mahcup mahcup geldiler. Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) onlara, “Ya ne güzel okuyorsunuz, ne güzel söylüyorsunuz, ne güzel sesiniz varmış, haydi birer bir şey okuyun bakayım sırayla.” dedi. Sırayla okuttu onlara. Bir tanesine dikkat etti. “Sen bir şey daha oku bakayım” dedi. Okudu. “Şimdi benim söylediklerimi tekrar ederek oku” dedi Resûlullah Efendimiz(s.a.v.). Kelime söylemiyor ama melodi söyletiyor. Sonra “Allahu Ekber Allahu Ekber”… Ezanı okuttu Resûlullah Efendimiz(s.a.v.). “Ne güzel okuyorsun be yavrum” diyerek bir iltifat bir iltifat… Hoşafın yağı kesildi delikanlıda. Ve Resûlullah Efendimiz(s.a.v.)’in huzurunda İslam ile müşerref oldu. Beraber namaz kıldılar. Ayrılacakları vakit o genç dedi ki, “Ben filanca kabiledenim, bana Mekke’de yani Harem-i Şerif’te müezzinlik vazifesi verir misiniz?” dedi. Çünkü Mekkeliler Fetih sırasında Hz. Bilâl’in Kâbe’nin üzerinde ezan okuduğunu falan biliyorlar. “Peki.” dedi Resûlullah Efendimiz(s.a.v.). Valiye mektup yazdırdı, mührünü bastı. EbûMahzûre Hazretleri’ni oraya müezzin atadı. Ve EbûMahzûre Hazretleri’nin sülalesi Sultan Aziz zamanına kadar müezzinlik yaptılar Mekke’de. Sonra ailede erkek kalmadı vs… Peki, Resûlullah Efendimiz niçin başkalarını değil de EbûMahzûre’yi seçti? Sesi çok güzel de ondan. Hazret seksen küsur yaşına kadar yaşadı. Peki, Medine’deki müezzinler Hz. Bilâl ile Hz. Abdullah İbn-i Ümm-î Mektûm. Neden ikisi? Fonksiyonları başka da ondan. Dışarıdan baktığımız zaman, biri Habeşli bir köle öteki ihtiyar bir kör. Kör ve ihtiyar dışarıdan bakıldığı zaman. Ebû Bekirciği var, Ömerciği var, Aliciği var, Osmancığı var, Abdurrahmancığı var, Ebû Ubeydiciği var… Resûlullah Efendimiz(s.a.v.), “Ümmetimin emini Ebû Ubeyde’dir” diyerek iltifat ediyor. “Ey Osman-ı Sâlih benim için dua ediyor musun?” diye iltifat ediyor Hz. Osman’a. Böyle yakınları var. Ama neden dışarıdan bakıldığında Habeşli bir köle ile ihtiyar bir körü müezzin olarak tayin ediyor Resûlullah Efendimiz(s.a.v.)? Bu nedenleri kendimize sormuyorsak Efendimiz(s.a.v.)’i öğrenemeyiz. Hz. Bilâl çok yakıcı okuyor. Çok güzel sesi var, yanık yanık okuyor. Bağırttırıyor adamı. Abdullah İbn-i Ümm-î Mektûm ise çok gür sesli. Buradan (Altunizade’den) okuduğu zaman Üsküdar meydanından duyuluyor, mesela. Abartmıyorum. Hazretin sesi çok gür. Çok yaşlı bir zat. Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) göçüyor, Hz. Ebûbekir(r.a.) göçüyor, Hz. Ömer(r.a.) zamanında Kâdisiye’ye katılıyor. Düşünün Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) zamanında zaten ihtiyar bir zattı. Hz. Ömer(r.a.) zamanında yaşı artık iyice ilerlemiş durumda. Hz. Ömer(r.a.)’a bin rica ediyor, “Beni de Kâdisiye’ye göndereceksin” diye. Hz. Ömer(r.a.) istemiyor. “Sen bize Resûlullah’tan yadigarsın” diye. Hz. Bilâl zaten Şam’da o zaman, gelmiyor. Müezzin olarak Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) zamanından kalan sadece Hz. Abdullah İbn-i Ümm-î Mektûm var. Hz. Ömer(r.a.)’ın kararına karşı çıkıyor Hz. Abdullah Ümm-i Mektum. “Ben Resûllullah(s.a.v.)’den gazanın yani cihadın en büyük ibadet olduğunu duydum. Ahir ömrümde benim bu dediğimi yapacaksın, göndereceksin” diyor. Hayır, körsün ihtiyarsın diyemiyor Hz. Ömer(r.a.). “Peki” diyor. Gidiyor Kâdisiye’ye ve orada gençlere diyor ki, beni yüksek bir yere çıkarın. Düşün ki İran ordusu ile Müslüman ordusu çarpışıyor. Savaş meydanını bir düşünün; at kişnemesi, deve böğürmesi, katır anırması, kılıç vuruşmalarının sesi, silah şakırtısı, naralar, yaralı inlemesi, ölenlerin feryadı… Düşünün gürültüyü. O ise bir kayanın üzerinde, “Vurun aslanlar, Resûlullah hatırına vurun” diye bağırıyor ve o bağırma bütün gürültüyü bastırıyor. Sonra bir ok geliyor. Ya orada şehit oluyor ya da Medine’ye geliyor ve Medine’de şehit oluyor. Kabr-i şerîfi Medine’dedir. Neden seçmiş Efendimiz(s.a.v.) onu. Ses ya gürdür ya güzeldir.

Bütün Selâtin Camilerinde[11] Resûlullah Efendimiz(s.a.v.)’in sünnetine uygun olarak mutlaka bir kör müezzin bulunur. Bâyezid Cami’nde İsmail Hakkı Çimen vardı. Süleymaniye’de Mustafa Başkan vardı. Bursa’da adını bilmiyorum kör hafız, yeşil vav’ın önünde sabah namazı kılındıktan sonra başlar, yatsı kılınıncaya kadar namaz vakti hariç, devamlı kuran okurdu. Sabah namazı vakti gelir, yatsıdan sonra çıkardı. Yeşil vav’ın önünde, hep okurdu.

İşte Resûlullah Efendimiz(s.a.v) Hazretleri’nin bu fiilleri bize mûsikî hakkında yeterince bilgi verir. Resûlullah(s.a.v) indinde makbul olan her şey Allah(c.c.) indinde makbul, Resûllullah(s.a.v.) indinde makbul olmayan Allah(c.c.) indinde de makbul değildir çünkü Allah-u zü’l- Celâl’de makbul olanları Resûlullah(s.a.v.)  makbul görmüştür, onda makbul olmayanları Resûlullah(s.a.v.)  makbul görmemiştir. Yani birbirinden ayrı değil.

Keza Hz. Âişe’nin bir düğün, çalgı seyretme isteğine, Resûlullah(s.a.v.)  Efendimiz “Hay hay” diyor. Hz. Âişe Validemiz, Resûlullah Efendimiz’in mübarek omzuna dayanarak izliyor. Yasak bir şey olsa Hümeyracığına seyrettirir mi? Hanımının hatırı olsun diye Allah’ın hatırını kırar ve seyreder miydi? Ama peygamberlik vakarı başka bir şey. O vakarın kullanılacağı zaman ve kullanılmayacağı zaman var. Hz. Âişe ile birbirlerini tasla su atarak ıslatıyorlar. Ama bunu sokakta yapmıyorlar. Her şeyin bir usulü var. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyni omzuna alıyor, sırtına alıyor namaz kılıyor Efendimiz(s.a.v.). Mescitte değil ama hanede. Bir tek mescitte hutbede iken Efendimiz(s.a.v.), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn’i çocuk yaştalar o zaman, lap diye mescidin içine giriyorlar, kan-ter içinde. Bir bakmışlar Efendimiz(s.a.v.) hutbede, kendileri de mahzun olmuşlar, dedem bir şey diyecek diye. O sırada Efendimiz(s.a.v.) kesmiş hutbeyi, inmiş aşağıya, onları okşamış, sevmiş, terlerini silmiş, saçlarını sıvazlamış… “Hadi.” demiş “bakalım dışarıda oynayın.” Sonra çıkmış hutbeye “Rabbim ne güzel söylemiş, evlatlarınız sizin için fitnedir”[12] deyip, “Kusura bakmayın” demiş cemaate. “Kusura bakmayın, onları öyle görünce içim el vermedi, kan t

er içindeydiler o sebeple kestim hutbeyi.”

Hâsılı, mûsikînin dînî olanı budur. Dînî olmayanı zaten yoktur. Bu lâ-dînî tabiri, Müslümanlığa yakışmayan bir tabirdir. Müslüman telakkisinde, İslam tefekküründe din-dışı diye bir şey yoktur. Dine ya uygunluk vardır ya uygunsuzluk vardır. Din her şeye karışır, her hususta hükmü vardır. Bunun için lâ-dînî diye bir şey yoktur. Bu, işi doğru bilmeyenlerin uydurmasıdır.

Mesela bakın, Lemi Atlı’nın bir şarkısı “O güzel ismini son nefesimde anıp bahtiyâr ölmek isterim”[13] zaten bütün yaptığımız iş bu değil mi? Ahirete giderken, “Allah diyelim” diye dua etmiyor muyuz?  Şarkı mı şarkı. Bir başka misal “Severim her güzeli, senden eserdir diye”[14] şarkısı. Eğer bir zampara her önüne gelene sarkıyorsa, senden eserdir diyerek, bu bir zampara bahanesi olur. Ama her güzelin Allah-u zü’l- Celâl’in bir mahlûku olduğunun idraki ile güle de kadına da erkeğe de Allah(c.c.) nazarıyla bakıyorsa amenna. “Severim her güzeli senden eserdir diye.” Yahut bakın “Her şey dile gelmiş bana cananımı söyler”[15] Tevhid işte. Şerif İçli’nin Uşşak şarkısı bu. Mesela “Çektim elimi gayrı bu dünya hevesinden – Âzad edeyim mürg-i dili ten kafesinden – Ey hasta gönül, umma medet son nefesinden”[16] bir gayrimüslimin bestelediği şarkı bu da, ama terbiye var.

Din, Allah ile kul arasındadır. İnsanları birbirine alakadar eden şey terbiyedir. Kanuni Sultan Süleyman Han son seferi Zigetvar’a giderken Budin Beyi’ni idam ettirmiştir. Neden? Bir Hıristiyan’a zulmettiği için. Budin Beyi kendini müdafaa ederken de, “Hünkârım, Müslüman değildi ki” diyor. “Sana ne!” diyor Kanuni Sultan Süleyman Han, “sana benim halkımı Müslüman mı değil mi diye ayırma emrini kim verdi? Onlar bize emanet” diyor. Nereden alıyor bu hükmü Kanuni Sultan Süleyman? Hz. Ömer(r.a.)’ın Kudüs’te yaptığından. Hz. Ömer(r.a.) nereden alıyor, Resûlullah Efendimiz(s.a.v.)’in Medine’de yaptığından. Medine’de Müslümanlar Yahudiler ile birlikte yaşamadılar mı? Ama onlar Hayber Yahudileriyle birleşip, Resûlullah Efendimiz(s.a.v.)’i ve Ashabı arkadan vurmaya çalışana kadar. Resûlullah Efendimiz(s.a.v.)  Yahudi çocuğunun hasta ziyaretine gitmedi mi? Onun için doğru bilmek lazım. Onun için lâ-dînî diye bir musiki yoktur. Ama sınıflandırma değil de izah babında söyleyelim; musiki içinde bazı sınıflandırmalar vardır. Cami mûsikîsi, tekke mûsikîsi… Tekke mûsikîsinde kıyam ilahileri, devran ilahileri, cumhur ilahiler, duraklar, tevşihler vs… Nasıl ki şiirde na’t dediğin zaman yalnızca Resûlullah Efendimiz(s.a.v.)’e ait olan şiirler geliyorsa akla; mûsikîde de tevşih deyince sırf Efendimiz(s.a.v.) ile alakalı olan güftelerin bestelenmiş tarzı gelir akla. Diğer ilahilerden farkı yoktur ki. Melodik yapı ve musiki sistemi olarak da farkı yoktur. Saz ve söz farkıysa çok önemli değildir zaten. Camide saz kullanılmaz, doğru. Tekkede saz kullanılır, özellikle vurmalı sazlar kullanılır. Mevlevî tekkelerinde diğer sazlar da kullanılır. Onun için bir Kâdirî halifesi olan Erzurumlu Emrah’ın çok güzel bir sözü vardır: “Sofi hele gel meclisime dinle bu sazı / Gör nice olur bu tellerin Allah’a niyazı”. Bu kafa ile dinlemek lazımdır. Allah(c.c.) güzeldir, güzeli sever. Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) Hazretleri de “İnnallahe cemîlün, yuhibbül cemâle” “Allah(c.c.) güzeldir, güzelliği sever.” buyuruyor. Mûsikî güzeldir, güzel olduğu için Allah(c.c.) sever. Sen nefsine kullanıyormuşsun, kullanma. Öğretmenlik Allah mesleğidir. “Er-Rahman / ‘Alleme’l- Kur’ân…”[17] Öğretiyor işte. Peki, talebesinin hakkını yiyen, daha açık söyleyeyim talebesine tecavüz eden öğretmen yok mu? Bu öğretmenlik mesleğinin mübarekliğine halel getirir mi? Askeriyenin içinden casusu çıkmıyor mu? Askerlik ocağının, Peygamber Ocağı olmasına halel getirir mi? Yapanı tutarsın kulağından atarsın dışarı olur biter. Kurum mübarektir. Dolayısı ile mûsikî Allah(c.c.)’un bir nimetidir. Doğru kullandığın zaman seni doğruya götürür, eğri kullandığın zaman eğriye götürür. Bu kadar basit. Neden zatı haram oluyor ki?

Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) Hazretleri’ne validelerimizden biri bal şerbeti yapmıştı. Resûlullah Efendimiz(s.a.v.)’i davet etti ancak sıra onda olmadığı halde, nöbet onda olmadığı halde. Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) gitti ve biraz uzunca kaldı. Bal şerbeti içti sohbet etti. Öteki validelerimiz biraz gücendiler. Resûlullah Efendimiz(s.a.v.) biraz üzüldü ve “Bundan sonra bal şerbeti içmiyorum” dedi. Hemen Cebrail (a.s.) geldi. “Allah’ın haram etmediğini kendine haram edemezsin…” âyetini getirdi[18] Bana musikinin haram olduğuna dair âyet göstersinler, susayım. Efendim işte dinlerini oyuncak yapanlar, hangi Müslüman dinini oyuncak yapmış, eğlence vasıtası yapmış? Kim yapmış? O, Efendimiz(s.a.v.)’ den evvelki ümmetlerin içinde olanlara ait bir şey. Şuanda da Hıristiyanlar ve Yahudiler de öyledir. Hiçbir din adamı; rahip ve haham olmadan ibadet yapamazsın. Dua edebilirsin ama ibadet yapamazsın. Evlenemezsin, boşanamazsın, ölemezsin, sünnet olamazsın. Kesinlikle din adamı olacak. İslam da var mı böyle bir şey? İmam nikâhı diye bir şey tutturmuşlar. Böyle bir nikâh yok. Kaptanın kıydığı da, konsolosun kıydığı da, belediye memurunun kıydığı nikâh da Allah-u zü’l- Celâl indinde nikâhtır. Peki, imam nikâhı nedir? Ağzı dualı bir zattan, yuvanın kurulması sırasında bir dua istemek, âmin demektir. Olmasa ne olur? Bir şey olmaz. Yani nikâhın sıhhat şartı değildir. Onun için yanlış bilgilerle, özellikle batıl olanlarla kıyas edilerek İslam konuları anlaşılamaz, anlatılamaz.

Metin Erol: Efendim müsaadenizle tarihi bir olay üzerinden mûsikî konusunda bir sual daha sormak istiyorum. Mehterin kaldırılması mûsikîmize, kültürümüze ve toplumumuza ne şekilde etki etmiştir?

Ömer Tuğrul İnançer: Mehterin kaldırılması, Enderun’un kaldırılması, tekkelerin kaldırılması toplumumuzun estetik duygularının yok olmasına sebep olmuştur. Mûsikîmize en büyük darbedir. Kültürümüze en büyük darbedir. Ecdadımıza ve ecdat tanımaya en büyük darbedir. Kökü olmayanın dalı olmaz. Mazisi olmayanın âtîsi olmaz. Bugün ne yazık ki mehter repertuarı olarak yalnızca Evliya Çelebi’den gelen bir tek eser var. Öyle bir yok etmiş ki Sultan Mahmud, Yeniçerilerin mezar taşlarına varıncaya kadar kırdırmış. Yeniçeriliğe bağlı olan, ocağa bağlı olan mehterhaneyi ilga etmiş. Halt etmiş, yanlış yapmış. Açık ve net. Keza tekkelerin kapatılması da benzer durum. Efendim şöyle oluyormuş, böyle oluyormuş. Hayır efendim. Bir kurumda bir takım hatalar varsa kurum lağvedilmez. O hatayı yapanlar o kurumdan temizlenir. Casusluk yapan subayın yüzünden ordu lağvedilmez. O subay cezalandırılır. Öğrencisine tecavüz eden öğretmen yüzünden, öğretmenlik mesleği mübarekliğini kaybetmez. Onun için bunlar yanlış şeylerdir. Bir kültür cinayetidir ve 2014 Türkiye’sinin hâlâ 1925 tarihli bir kanunla idare ediliyor olması da bir başka garabettir. Garip bir şeydir.

Tabular insan ve toplum hürriyetine vurulmuş prangalardır. Tabu haline gelmeyecek ama bir hürriyetsizlik var. Eskiye göre biraz gevşedi ama pranga çıkmadı, ağırlığı hafifletildi. Beş tondan dört tona indi. Gene de taşınacak şey değil.

Metin Erol: Efendim sinemayla ilgili genel bir soru soracağım müsaadenizle. Sinemayla Müslümanların bağı nedir? Ne olmalıdır?

Ömer Tuğrul İnançer: Sinema çok ciddi bir iletişim dilidir. Elbette yayılmasında eğlence ağırlığı fazladır ama marifet eğlendirirken öğretmektir. Bu becerilemiyor. Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri büyük bir âlimdi. Ciltlerce kitap yazmış. Bunu yapmak içinde evvela okumuş öğrenmiş. “Çağrı” filmi ilk vizyona girdiğinde İstanbul’da birçok sinemada oynuyor, bilet bulunamıyor o sıra. Efendi Hazretleri Laleli’de oturmasına, Beyazıt’ta dükkânı olmasına rağmen, Kızıltoprak’ta bir sinemada bilet bulduk ve beraber gittik. İki buçuk üç saatlik bir filmdi. Şimdi sağını solunu kesiyorlar. Filmden çıktıktan sonra Muzaffer Efendi Hazretleri şöyle dedi:“ Elli senede okudum üç saatte tekrar ettim.” Sinema böylesi bir etkiye sahip olan bir iletişim kurumu. Ne yazık ki sadece para kazanmak için kullanılıyor. Ne yazık ki tahsil bile para kazandırmak üzere. Hangi meslek daha çok para kazandırır diye düşünüp çocuklarımızı o mesleğe yönlendiriyoruz. Hâlbuki, meslek para kazandırmaz. Dükkân da para kazandırmaz. Rızık Allah’tadır. Allah’tan değildir. Çünkü “Er rızkuminAllah” değil, “er -rızkukalAllah”. “MinAllah” ile “alAllah”’ın farkını bilmeyenler, “Rızık Allah’tandır” diye tercüme ediyorlar. Cehalet diz boyu. Sen işini en iyi, en güzel, en doğru şekilde, bir emanete riayet şuuruyla yapacaksın. Rızkını Allah verir. Eğer çalışmak ile rızık alınsaydı hamallar milyoner olurdu. Bu iş böyle değil. İşte sinemada bu önemine binaen doğru şeylerin anlatıldığı mecra olmalı. Ne yazık ki Türkiye’de sinema ve tiyatro yani gösteri sanatları sektörü solakların elinde. Niye meşgul olmuyoruz? Çünkü günah olduğunda ısrar edildi hep. Dedelerimizin nesli yani 1900’lerin başlarında doğan nesiller. 1800’lerin sonlarında doğanlar. 1960’a 1965’e kadar yaşayan nesil. Sinemaya, tiyatroya hep yasak, günah dediler. Ben öyle büyüdüm. Hâlbuki, doğru kullanılmayınca günah olur, doğru kullanılınca sevap olur. Henüz doğru kullanılmaya başladı mı? Hayır. Hâlâ cahilliğe prim veriliyor. İstanbul’un fethi ile alakalı filmlerde, Akşemseddin Hazretleri hala göbeğine kadar sakallı gösteriliyor. Hazretin köse olduğunu, hiç sakalsız olduğunu her yerde söylüyoruz ama sinemacılara anlatamadık. Yani böyle cahilliklerle film çevirsen ne olacak çevirmesen ne olacak.

Abdurrahman Badeci: Efendim tasavvufun akademilerde okutulması hakkında neler söylersiniz?

Ömer Tuğrul İnançer: Tasavvuf ilim değildir. Hâldir. Tasavvufun kendisi değil, tarihi, tarihi şahsiyetleri, kurumları okutulabilir. Ama şunu unutmamak lazımdır; kitap okuyarak yüzme öğrenilmez. Suya girersen yüzme öğrenirsin.

Abdurrahman Badeci: Tasavvuf ve felsefe arasındaki ilişki?

Ömer Tuğrul İnançer: Tasavvuf felsefesi olmaz. Felsefe akıldan çıkar. Tasavvuf gönülden çıkar. Yani tasavvuf sevgi işidir. Sevginin felsefesi falan olmaz. Bir takım şeyler anlatılır ama sen bana kuru fasulyeyi neden sevdiğini anlatabilir misin? Kerevizi neden sevmediği mi? Hâlbuki yemek bunlar. En nihayetinde ömrü on iki saat, on beş saat. On beş saat sonra gene acıkacaksın. Ama bunun nedenini dahi anlatamıyorsun. Peki, ömrünü vakfettiğin sevdiğini, nasıl anlatacaksın? Onun için bu lisana gelir bir şey değildir. Tasavvuf felsefesi falan olmaz. Akılla çözülecek şeyler felsefede yer alır. Muhabbette akla yer yoktur. Tabi delilerin muhabbeti olmaz. Ben akla yer yok derken deliler demek istemiyorum. Aklına aklı ile veda edenlerin işidir tasavvuf. Bunu birbirine karıştırmamak gerek.

Abdurrahman Badeci: Efendim malum-âlîniz Ali Şeriati oğlunu Paris’e okumaya yollarken cebine bir tane Mesnevî-i Şerif koyuyor ve diyor ki; “orada seni bu koruyacaktır. Beni de Amerika’da koruyan Hafız’ın şiirleridir.”

Ömer Tuğrul İnançer: İşin aslı onlar pek Mesnevî-i Şerif sıkıştırmazlar, daha ziyade Divan-ı Kebir sıkıştırırlar. Ben Mesnevî olduğunu sanmıyorum. Çünkü Acemler Divan-ı Kebir okurlar. Mesnevî okumazlar çünkü Mesnevî’nin daha birinci cildinde Hz. Ömer(r.a.)’dan bahseder. Onun için okumazlar. Ama kendisi öyle dediyse inanırım. Bilmiyorum Mesnevî-i Şerif olduğunu, Divan-ı Kebir olur. Yani İran’da mahalle kahvelerinde bile masanın üzerinde Divan-ı Kebir yahut Divan-ı Şems diye görürsün ama Mesnevî-i Şerif hiç göremezsin. Soruya dönersek, ne olursa olsun bunu bir muska olarak görmemek gerek. Orada yazılanlardan ibret alarak doğru davranmak manasında insanı korur. Yoksa hap değildir. Çünkü Mesnevî Şerif’i tercüme edip, hâlâ Hz. Ömer(r.a.)’a söven bazı şahsiyetler gibi olmaz yani. Mesnevî tercüme etmiş ama anlamamış. Bana senelerce evvel önce bir derviş kardeş sordu, Mevlevî dervişi olduğunu zannediyordu. Şeyhini çok seviyordu, normaldir. “İş dervişte midir, şeyhte midir?” diye sordu. “Derviştedir” dedim. Sabaha kadar konuştuk, ikna edemedim çünkü şeyhine sıkışıp kalmış. Resûlullah Efendimiz(s.a.v.)  kadar güzel söyleyen, güzel davranan bir kişi daha yok. Ebû Leheb amca, Ebû Talib amca, Hz. Hamza amca, Hz. Abbas amca… Ebû Cehil’e söyledikleriyle Hz.Ebûbekir (r.a.)’a söyledikleri arasında fark var mı? Her ikisine karşı davranış biçiminde farklılık var mı? Yok. Ancak biri Ebû Cehil, biri Hazret-i Sıddık(r.a.) İş dinleyendedir. Mesnevî-i Şerif birçok insanı adam etmiştir ancak Gölpınarlı’yı adam edememiştir. Çelebi merhumun damadının adı Osman ve Yenikapı Şeyhi Osman Selahattin dedenin torunu. Dedesinin adını vermişler. Torunun torunu. Yani Yenikapı Şeyhi’nin torunuyla, Konya Şeyhi’nin kızı evlenmiş diyelim. “Seni çok seviyorum ama adını sevmiyorum” diye yüzüne karşı söylüyordu. Ve hiç, “Osman Bey” demedi,  hep “otman” dedi. İmam-ı Azam Hazretleri için İmam-ı Azman tabir ederdi. Bu kişinin yaptığı Mesnevî Şerif’ten ne hayır gelir, Divan-ı Kebir şerhinden ne hayır gelir..!

Metin Erol ve Abdurrahman Badeci: Efendim değerli vaktinizi bizlere ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.

[1] HicrSûresi, 29. âyet: Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın.

[2] En’âmSûresi, 76-77-78-79. âyetler: Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: «Rabb’im budur» dedi. Yıldız batınca da, «Ben batanları sevmem» dedi. Ay’ı doğarken gördü: «Rabb’im budur» dedi. O da batınca: «Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum» dedi. Güneş’i doğarken görünce: «Rabb’im budur, bu hepsinden büyük» dedi. O da batınca dedi ki: «Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım». «Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah’a ortak koşanlardan değilim».

[3] HucurâtSûresi, 13. âyet: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışıp bilişmeniz için sizi şube ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok ittika edeninizdir. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.”

[4] Âl-i’İmrânSûresi, 134. âyet: “O (Allah’tan hakkıyla korka)nlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah ihsan sahiplerini sever.”

[5] Nisâ Sûresi, 36. âyet: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez.”

[6] NemlSûresi, 40. âyet: “Kitaptan ilmi olan kimse ise, «Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm» dedi. (Süleyman) onu (Melike’nin tahtını) yanıbaşına yerleşivermiş görünce, «Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir.»”

[7] Namaz çukuru

[8] A’râf Sûresi, 172. âyet: Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» dediği vakit, «pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz» dediler. (Bunu) kıyamet günü «Bizim bundan haberimiz yoktu.» demeyesiniz diye (yapmıştık).

[9] Bakara Sûresi, 285. Âyet

[10] Ahzâb Sûresi 21. âyet: “Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah’da pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.”

[11] Selatin camileri, Osmanlı İmparatorluğu döneminde sultanların yaptırdıkları camilere verilen addır.

[12] Enfâl Sûresi, 28. Âyet: Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer imtihan aracından başka birşey değildir. Allah katında büyük ecir vardır.

[13] Hastayım yalnızım seni yanımda
Sanıp da bahtiyâr ölmek isterim
Mahmûr-ı hülyâyım câm-ı lebinden
Kanıp da bahtiyâr ölmek isterim

Bir olmaz hevesin düştüm peşine
Vuruldum hüsnünün şen güneşine
Güzel gözlerinin aşk ateşinden
Yanıp da bahtiyâr ölmek isterim

Talîin kahrı var her hevesimde
Boğulmuş figânlar titrer sesimde
O güzel ismini son nefesimde
Anıp da bahtiyâr ölmek isterim

Beste: Lemî Atlı
Güfte: Rızâ Tevfik Bölükbaşı
Makam: Hicaz
Usûl: Semâî
Form: Şarkı

[14] Severim her güzeli senden eserdir diyerek

Koklarım goncaları sen gibi terdir diyerek

Çekerim sineye her cevri kaderdir diyerek

Yanarım ömrüme, vallahi hederdir diyerek

Beste: Lemî Atlı

Güfte: Bedri Ziya Aktuna

Makam: Hicaz

Usûl: Curcuna

Form: Şarkı

[15] Hasret dolu âhım sana hüsrânımı söyler

Didemdeki yaşlar ise hicranımı söyler

Bir an bile olsun seni mümkün mü unutmak

Her şey dile gelmiş bana cananımı söyler

Beste: Şeref İçli

Güfte: Mesut Kaçaralp

Makam: Uşşak

Usûl:  Türk Aksağı Usûlü

Form: Şarkı

[16] Çektim elimi gayri dünya hevesinden

Âzad edeyim mürg-i dili ten kafesinden

Ey hasta gönül umma medet son nefesinden

Beste: Tatyos Efendi

Güfte: –

Makam: Hüseyni

Usûl: Curcuna

Form: Şarkı

[17] RahmânSûresi, 1. ve 2. âyetler: O Rahmân, Kur’ân-ı öğretti.

[18] Tahrîm Sûresi, 1. âyet: Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s